fecr's profileBURASIDA FİLİSTİN BURASI...PhotosBlogListsMore Tools Help

BURASIDA FİLİSTİN BURASIDA GAZZE SUSMAK NEYİMİZE

FECR - SAYFAMA HOŞGELDİNİZ-Wilkommen Bei Fecr Mit Deutsche seiten
Photo 1 of 10
izlerken pencereyi büyültmek için üstüne çift tıklayın
May 12

KALP GÖRÜNTÜMÜZ

KALP GÖRÜNTÜMÜZ

Bedenlerimiz, dillerimiz ne derse desin; Rabbimiz kalplere bakıyor.
Kalplerin durumu, gerçek durumumuzdur.

“Kalpler ya, pürüzsüzdür ya da hastalıklıdır veya ölüdür.”

Kalpte hastalık belirtileri:

Günahlara karşı bağışıklık, kimi zaman nifaka geçiş belirtileri,
riyakârlık, Allah’tan korkar gibi insanlardan ve elindekilerden
korkma,
İbadetlerde istikrarsızlık, isteksizlik, vesvese,
Kur’an’dan, âfetlerden, ölümden, öğüdden etkilenmeme,
Göğüs darlığı, geçimsizlik,
Allah’a isyana karşı tepkisizlik,
Sivrilme, baş olma temayülü,
Şehvetlerin baskısına dayanamama,
Cimrilik, korkaklık,
Müslümanların ahvaline karşı alakasızlık,
İbadetlerde önemli-önemsiz, büyük-küçük ayırımı yapma,
Tapınırcasına bir dünya sevdası..

Hastalık nasıl bulaşıyor?

Karma ve karışmaya karşı tedbirsizlik. Ev ve iş ortamının imanî
yapıdan uzak kimselerden oluşması. Mü’min bir cemaatten, iman
kardeşlerinden uzak kalma. Hasan Basrî diyor ki: “Kardeşlerimiz bizim
için ailelerimizden daha değerlidir. Ailemiz bize dünyayı, onlar
ahireti hatırlatıyor.”
Salih insanların örnekliğinden yoksun kalma.
Yiyeceklerde haram ve şüphenin izleri.
Gözün gördüklerine sınır koymama.
Şeytanın “sonra” parolasına aldanma.
Cemaatle namazı terk.
Zenginlerle çok içli dışlı olma.
Dinde tartışma çıkaran; Allah’ın ayetlerini, Peygamberin hadislerini
gazete haberi gibi evirip çevirenlerin arasında kalma.
Müzik fitnesine takılma.
Allah’ın düşmanlarına benzeşen bir yaşam tarzı sergileme.
Kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzeşmesi.
Bir yolla zulme bulaşma.
Küçük günahları küçümseme.
Ana-baba hukukuna riayet etmeme.
Dinî bilgilerde yüzeysellik. Bir ders halkasına katılamama.
Sınırsız denebilecek emellerde boğulma.
Uyku, yemek ve vakit israfında aşırılık.
İmtihanın sırlarını, Sünnetullahı anlayamayanlarda umutsuzluk.
Bir sosyal hizmet halkasında bulunmaktan mahrumiyet.

Tedavi:

İyileşme için farz ve nafile ibadetlerden sonra ilk ilaç, Kur’an’a
sarılmaktır; okuyarak, çözerek, tefekkür ederek, yayılması için gayret
ederek.
Günahlardan tövbe edip, geçmiş ibadetlerin kazalarını yapmak.
Günah zeminine yaklaşmamak.
Salihlerle beraberliği artırmak.
Eğlenceyi azaltmak.
Kardeşler arası kardeşlik hukukunu faal hale getirmek; birbirlerinin
hayrını isteme ve kötülüğünü engellemede samimilik.
Başta ilmihal olmak üzere, din ilimlerinde öğrenme gayretinde olmak.
Kabir ziyaretinde bulunmak.
Vakıf-dernek faaliyetlerine katılmak. Bilhassa yetimlerle ilgili bir
hayırda bulunmak.

İbni Kayyım diyor ki:

Bir kalp;

Günahtan tevbe edinceye kadar sahibini sıkıştırıyorsa,
Zikirsiz, ibadetsiz bir günü sıkıntılı görüyorsa,
İbadet ederken yemekten-içmekten daha çok zevk alıyorsa,
Virdini unuttuğunda malını kaybetmiş gibi üzülüyorsa,
Namaza durduğunda dertlerini unutuyorsa,
Vakit harcamada cimri ise,
Bir amelden çok o amelin kabul olması ile ilgileniyorsa..

O kalp diridir.

February 13

Şiiriyle Cihat Eden Şair

 

Şiiriyle Cihat Eden Şair

                                                                                                                                                

Kudüs Yüklü bir hasret sardı beni..


Ellerimi yorgun kılan attığım taşlar değil,
Kan tutmuş bir şafakta kelepçeli kollarıma inen taşlardır..
Camları kırılmış pencermeden birde soğuklar hırpalar vücudumu..
Uçan turnalar değil artık gökyüzünde..
İki kaşımın ortasında güneşler söner.. Kudüs düşlerim günboyu..
Acımasız bir alev aydınlatır gökyüzünü,
Nükleer başlıklı füzeler petrol kokan sömürü saatleridir çalan..
Wasinghton merkezli cinayetleri perdelenmiş ihanetleri kim seyreder ?.. Ne der ?..


İşte lekeli bir çağda..
Gazze şeridinden bir çocuk ateşten bir çiçek sunar..
Muhacirler kampına dönen ey kalbim konuğun kutludur..
Eylemden geri durmuşluğumun kuşatılmışlığı altında ezildiğim günlerde suçluyum..
Kudüsüm ! Benden çalınan sevgili Kudüsüm..Şimdi senden uzağım uzak..
Ve Ateş çemberinde ruhum, dünya sunulur bizlere hergün...

Kanatlarını kan sularında yıkamış bir kuş gibi tüm vahşetlerini tezgahına sermiş..
Batı Şeria, Gazze, Kudüs, Beyrut derken Ortadoğu sokaklarında kumtaneleri çapında yahudi virüsleri..
Mescidi Aksa kalır gerilerde yanmış ,yenik ,kuşkulu hüznündeler senelerce..
Ah Davut oğlu Süleyman bak ne halde mabedler, emrine amade kılınmış rüzgarları gönder..
Yapılan kazılardan kesik kesik kan sızıyor, arz sallanıyor duyuyorum..Toprağın damarı çatladı kan kaybediyor..
Ah seni kimselere anlatamam.. bir gün yıkılırsan korkarım darılırsın bana...
İki gözüm ondan değil mahşerde hesaptan korkarım..

Acıların intiharlara kayıtlıda olsa ey gerilla doğrul..Varsın hergün ölümlerle geçmesin günün..
Bir atlı geçecek ordan..İnan üzerinde selahattinler taşıyan..Kanayan alnına mendilini uzatıcak bir atlı..
Çünkü biliyorum acılı bir sevda gibisin seni terk ettiğimden beri..
İstersen sor odamda ki asılı duran resmine sadece bakıp ağlıyorum ellerimde dualarım..
Dertlerini ağlatan yanlarınla sundun bir kez daha..
Uyuyamam artık uyusam çığlıklar kırmızı renk olur düşlerime..
Niçin kafir yunan zindanında ömür boyu mahkum AHMET YASİN..

İnsanları sormuyorum ben karşı duracak..
Biz neredeyiz ey çağdaşlar,demokratlar,Madrid satılmışları..
Mutlu aile yuvanızda çaylı,çerezli pastalı,börekli sıcak soba başlarında renkli görüntülü,uydu antenli ekranlarınızda doya doya seyredin..
Her akşam filistinde bir çocuk göğsü kalbura çevrilmişte bir taşla kapanmış toprağa..
Kılınız kıpırdamasın insancılık, demokrasi havariliği yapın acıyın vah vah deyin kınayın demeçler verin...
Sahi !..Siz lafla peynir gemisi yürütenler önce insan olun insan..
Ölüme ölümlere bir anlam getirin !!..

                                                                                                                                                      

İSLÂM TOPLUMU VE CAHİLİYE TOPLUMU

İSLÂM TOPLUMU VE CAHİLİYE TOPLUMU
 
 Yaralanmış Yüreklere Değen Bir Yazı;
 
 
seyyid-kutub-velfecr_com.jpg
 

İslam sadece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu” ve “Cahiliyye toplumu”... İslam toplumu itikad, ibadet, şeriat (yasama ve yürütme) sosyal ve siyasal nizam, ahlak ve yaşama biçimi olarak İslam’ın topyekün uygulandığı, yaşanıldığı toplum tipidir.
Cahili toplum tipi ise, İslam’ın inanç sisteminin (İslam akidesinin), düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin, sosyal ve siyasal sisteminin, ahlak ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur.

Bazen Allah’ı inkar etmez ancak, yeryüzüne müdahale etmekten elini çektirip sadece göklerin sevk ve idare edilmesi görevini O’na tevd’i eder. Yaşama biçimi olarak O'nun koyduğu şeriatı uygulanamaz. İnsanların hayatını topyekün düzenlemek için bizzat Allah’ın koyduğu değişmez değerleri yürürlüğe koymaz; kilise, manastır, havra ve mescitlerde insanların tanrılarına ibadet etmelerini serbest bırakır fakat, bu insanların, Allah’ın şeri’atını hayatlarına hakim kılma taleplerini yasaklarlar. Böylelikle Kur’an kesin bir nasla belirttiği halde:

“Gökte de ilah, yerde de ilah olan O’dur” (Zuhruf 84)
Allah’ın yeryüzüne ilişkin “uluhiyet” sıfatını fonksiyonsuz hale getirerek onu inkar etmiş olurlar. İşte bu tür özelliklerinden ötürü bu toplum tipleri, Cenab-ı Hakk’ın şu ayette sınırlarını belirlediği dinin sınırları dışındadırlar:
“Hüküm ancak Allah’ındır. O, sırf kendisine kulluk etmenizi emretti. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf 40)
Bu ayet uyarınca söz konusu toplum Allah’ın varlığını kabul etse de kiliselerde, manastırlarda havra ve mescitlerde insanların serbestçe ibadet etmelerine müsamaha gösterse de cahiliyye toplumu sınıfına girer.

Verilen tanımıyla tek medeni toplum İslam toplumudur. İlahi şeriat ölçülerinde varolmuş bir toplumda en yüksek seviyede hakimiyet hakkı Allah’a ait olduğu zaman, bu, insanlığın hakiki ve kamil manada kula kulluk etme zilletinden kurtulduğu tek örnek toplum tipi olur. Aynı zamanda bu medeniyet “İnsani medeniyet” de olur. Çünkü insani medeniyetin, insan için en yetkin manada gerekli olan hakiki kurtuluşu ve toplum içerisinde yaşayan her ferdin kayıtsız şartsız onur sahibi olarak yaşaması temel kuralına dayanması gerekir. Zira bazı kimselerin kendilerini insanların önderleri sanarak yasamada bulunduğu, diğer bir kesiminin ise bu yasalara kulluk yaparcasına itaat ettiği bir toplumda gerçek anlamda bir insan özgürlüğünden, insan onurundan ve insan saygınlığından eser yoktur.

Toplum haline gelmenin temeli, akide, düşünme biçimi, fikir, yaşama yöntemi gibi kaynaştırma öğelerine dayanıyor ve bütün bu öğeler; kula kulluk ilkesinin somutluk kazandığı, yeryüzüne egemen tanrılardan değil de, insanlık için en yüce yönetim ve yaşama biçiminin temsil edildiği tek bir İlah’tan kaynaklanıyorsa, bu birliktelik, insana özgü en yüce özellikler olan ruh ve fikir unsurlarına varlık kazandırmış olur.
Öte yandan bir toplumda insanları birbirine kaynaştıran bağlar yukarıda sıralananlar değil de milliyet, renk, ulus ve bölge gibi öğelere dayanıyorsa, bu tür bağların insana ait en yüce özellikleri temsil edemiyeceği aşikardır.
İnsanların kendi özgür iradelerine ve kişisel seçimlerine dayanan bağlarla bir araya gelen toplumlar gerçekte “Medeni” olma niteliğine sahip toplumlardır.

İnsanların bir araya gelmelerinde temel bağ olarak akidenin baz alındığı tek toplum tipi “İslam toplumu” dur. Sadece İslam toplumunda zencinin, beyazın, kızılın, sarının, Arabın, Rumun, İranlının, Habeşlinin ve yeryüzünde yaşayan tüm insan ırklarının arasını birleştiren yegane unsur olarak inanca dayalı milliyet anlayışını kabul eden ve çeşitli etnik öğeler taşıyan tüm bu insanları “tek bir ümmet” halinde bir araya getirebilmektedir. Bütün bu insanların ortak Rabbi Allah’tır. Yalnız O’na kulluk ederler. Bunlar toplumsal yapı içerisinde kulların koydukları siyasal ve sosyal düzenlemelere göre değil, bizatihi Allah’ın koyduğu şeriat ilkeleri uyarınca bir araya gelen insanlardır. Şeriat karşısında hepsi eşit konuma sahiptir. Orada üstünlük takvadadır; en takvalı insan, en üstün insandır.
Bir toplumda insanın “İnsanilik” yönü en yüce değer olarak alındığında orada yalnızca insani özellikler onurun ve saygınlığın yegane öğesi sayıldığında, işte böyle bir toplum “medeni”bir toplumdur.
Medeni toplum, yani İslami toplum ne teorik olarak ne de “maddi üretim” biçiminde olan “madde” olgusunu hafifsemez. Çünkü madde dediğimiz bu şey hem içinde yaşadığımız kainatı meydan getiren temel öğe, hem de bizi etkisi altına alan, kesinlikle varlığını yadsıyamadığımız bir realitedir. Ayrıca maddi üretim, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmanın temel dinamiklerinden birisidir. Fakat İslam toplumu, uğruna insani özellik ve değerlerin; fert saygınlığının ve ahlakın... kısaca yüksek verimlilikte bir maddi üretimi gerçekleştirmek için, cahiliyye toplumlarının yerle bir ettiği en yüce değerlerin, faziletlerin ve kişisel dokunulmazlıkların çöküntüye uğratıldığı “madde”yi en yüce değer olarak kabul etmez.

Bir toplumda “aile” toplumun çekirdeğidir. Bu aile çalışma konusunda eşler arasındaki iş bölümüne dayanır; ailenin en önemli görevi meydana gelen nesli korumak ve kollamak olursa işte böyle bir anlayışa sahip toplum medeni toplumdur.
Çünkü İslami yöntemlerin gölgesi altında teşekkül etmiş böyle bir aile insani ahlak ve değerlerin doğup geliştiği ve yeni kuşakta tecessüm ettiği müsait bir ortam olur. Bu tür ahlak ve değer anlayışlarının aileden başka bir ortamda oluşması mümkün değildir. Kadının gücü insan yetiştirilmesinde değerlendirilmeyip, maddi üretim ve eşya alanlarında harcanırsa bu koşullar altında insani kıyaslama ile böyle bir toplum geri kalmış, ilkel bir toplum ya da İslami tanımıyla ‘Cahiliyye Toplumu’dur. Hayvanilik özelliklerinden uzaklaşıp insani özelliklerinde ve değerlerinde yükselmiş bir kuşak hazırlamak, duygu ve düşünce yönünden istikrara kavuşmuş, güvenlik garantisi ile çevresi sarılmış, çevreden gelen tepkilerle sarsıntıya uğramayan, görev bilinci temeline dayanan bir aile yapısı içerisinde mümkündür.

Bütün bu nedenlerden ötürü İslam’ın vahyettiği değer, ahlak ve sosyal güvenceler insana en yaraşan değerlerdir. Medeniyet de sadece İslam medeniyetidir. Değişime ve dönüşüme uğramayan sabit ölçülere göre medeniyet seviyesine ulaşmış tek toplum “İslam toplumu”dur.
İnsanoğlu insani başarıları elde edebilir ancak bütün bunların "Rabbanilik" noktasında ele alıp, Allah’ın ona yüklediği halifelik misyonunu, kendine özgü biçimiyle, Allah’a kulluk temeline dayandırabilirse... İşte o zaman böyle bir insan kamil manada medeni bir insan, bu niteliklere sahip insanların meydana getirdiği toplum da ‘medeni bir toplum’ olur, hatta bu insan ve toplum medeniyetin zirvesine ulaşır.

Yoldaki İşaretler - Seyyid Kutub
 
    
February 10

Arzı-ı mevud kimlere vaad edildi

                       ARZ-I MEVUD KİMLERE VAAD EDİLDİ                                                     
 
 
    Sadece Kur’ân’da değil aynı zamanda temel Musevi kaynaklarında da Yahudilerin bereketli toprakları hak   etmedikleri için buradan kovuldukları sıkça belirtilmektedir. Tevrat’taki şu satırlar da oldukça düşündürücüdür: "Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bildiği halde İsrail Rabbini bilmemektedir."
 
 
 

ImagePeygamberler diyarı Kudüs ve çevresinin tüm semavi dinler için kutsal olarak kabul edilmesine rağmen tarih boyu kanlı savaşlara sahne olageldiğini artık hepimiz biliyoruz. Osmanlı yönetimi altında yüzyıllar boyunca en sakin dönemini yaşayan bu bölge imparatorluğun çöküşünden günümüze kadar geçmiştekinden daha gergin günler yaşadı ve bir daha barış ortamı sağlanamadı.

Bugün Gazze'de yaşanan insanlık dramı da ne yazık ki bölge üzerindeki bazı hesaplar var oldukça burada huzurun yeniden tesis edilemeyeceğini gösterdi. Yahudilerin öteden beri ısrarla savundukları Arz-ı Mev'ud tezi ve bu yönde attıkları adımlar bölgedeki halkın başını daha çok ağrıtacağa benziyor. Dolayısıyla Yahudilerin bölgedeki toprakların kendilerine Tanrı tarafından vaat edildiği yönündeki iddialarını hem dini hem de tarihsel açıdan sorgulamak yerinde olacaktır.

Arz-ı Mev'ud Nedir?

Arz-ı Mev'ud tabirinin sözlük anlamı vaat edilmiş yerdir. Arz-ı Mev'ud terimi geçmişte Allah'ın Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yer için kullanılıyordu.  Terim Kuran-ı Kerim'de aynen geçmese de bu bölgeye işaretle bereketli topraklar adı zikredilmektedir.  Kur'ân'da Hz. Musa'ya hitaben "Onu Lût ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık."1 ayetinde söz konusu bölgenin burası olduğu müfessirlerce belirtilmiştir.

Arz-ı Mev'ud'un Sınırları

İsriloğullarının yaratıldığı belirtilen bu ye­rin neresi olduğu açık olarak bildirilmemiştir. Bazı âlimler bu yerin Şam ve Mısır, bazıları Mescid-i Aksâ'nın bulunduğu Kudüs ve Lübnan dağı çevresi olduğunu belirtmişlerdir. Diğer bazı âlimler de kesin bir yer be­lirtmenin doğru olmayacağını, ancak Fı­rat ile Mısır arasında bir yer olması ge­rektiğini ifade etmişlerdir. Bugünkü genel kabul ise Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan toprakların Arz-ı Mev'ud olarak nitelendirilebileceği yönündedir.

Yahudiler tarafından göz ardı edilen ve üstü örtülen bir durum var ki o da bu toprakların Hz. İbrahim’in soyundan gelenlere verildiğidir. Dolayısıyla eğer böyle bir vaat varsa Hz. İshak’ın soyundan gelen Yahudiler kadar Hz. İsmail’in soyunu devam ettirenlerin de bu topraklarda hak sahibi oldukları unutulmamalıdır.

Bereketli Topraklar Kimlere Vaat Edildi?

İslam ve Yahudi kaynakları böyle bir vaadin olduğunu doğruluyor. Yahudilerin bölgeye sahip olmak için sürdürdükleri ısrarlarında ve bu yolda yapılacak her şeyi adeta mübah görmelerindeki dayanak noktaları da bu vaatti. Ancak Yahudiler tarafından göz ardı edilen ve üstü örtülen bir durum var ki o da bu toprakların Hz. İbrahim'in soyundan gelenlere verildiğidir.  Dolayısıyla eğer böyle bir vaat varsa Hz. İshak'ın soyundan gelen Yahudiler kadar Hz. İsmail'in soyunu devam ettirenlerin de bu topraklarda hak sahibi oldukları unutulmamalıdır. 

Ayrıca Nil'den Fırat'a kadar olan bereketli toprakların Allah tarafından İsrailoğulları'na vaat edilmesi belli şartlara bağlıydı.  Mâide Suresi 21. ayette Hz. Musa'nın "Ey Kavmim, Allah'ın size takdir ettiği Arz-ı Mukaddes'e girin ve ardınıza (geri) dönmeyin. Yoksa hepiniz nice zararlara uğrayanlardan olursunuz." şeklinde seslendiği belirtilmekte. Mâide 12. ayette de "Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah şöyle demişti: "Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekatı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah'a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkar ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır." Bu ayetten de anlaşılacağı üzere bu şartların başında Allah'a itaat gelmekteydi. Ne var ki Yahudiler bu şartı yerine getirmedikleri gibi kurtarıcıları Hz. Musa'ya da sırt çevirmişler ve onu yalnız bırakmışlardır. Yine Mâide Suresi 24. ayette Yahudilerin Hz. Musa'nın yukarıdaki çağrısına "Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin, gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız." şeklinde küstahça cevap verdikleri bize aktarılıyor.

Yahudilerin Cezası: Arzı-ı Mev'ud'dan Uzaklaştırılma

Yahudilerin kadim zamanlarda bereketli topraklardan uzaklaştırılmaları Allah'a ve peygamberleri Hz. Musa'ya karşı isyanları yüzündendir. Bakara Suresinde İsrailoğulları'nın durumu açıkça aktarılıyor:

"... Onlar, Allah'ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı." (Bakara 2/61)

Enbiya Suresi 105. ayette "Andolsun, Zikir'den (Tevrat'tan) sonra Zebûr'da da, "Yeryüzüne muhakkak benim salih kullarım varis olacaktır" diye yazmıştık." şeklinde buyrulması bölgenin sonraları herhangi bir ırka değil, Allah'ın salih kullarına bağışlandığını gösteriyor.

Sadece Kur'ân'da değil aynı zamanda temel Musevi kaynaklarında da Yahudilerin bereketli toprakları hak etmedikleri için buradan kovuldukları sıkça belirtilmektedir. Tevrat'taki şu satırlar oldukça düşündürücüdür: "Öküz kendi sa­hibini, eşek de efendisinin yemliğini bil­diği halde İsrail Rabbini bilmemektedir. (İşaya ½-3) Yahudilerin bu bozgunculukları ve Allah'a verdikleri sözleri tutmaları dolayısıyla bereketli topraklardan uzaklaştırıldıkları Tevrat'ta da belirtilmiştir: "Ahde riayet etmeyen Arz-ı Mev'uddan mahrum kalacak ve lânetlenecektir." (Yeremya 11/3)

Yahudiler Vazgeçmiyor

Yahudiler Allah tarafından cezalandırılıp Arz-ı Mev'ud'dan uzaklaştırıldıktan sonra hiçbir zaman bu topraklardan vazgeçmemişlerdi. Yahudilerin bir siyasi örgütlenmesi olan Siyonizm hareketinin ortaya çıkış gayesi de bu amaca ulaşmaktı. İsrailoğulları'nın yüzyıllar sonra yeniden bölgeye gelmeleriyle birlikte bereketli topraklar hiç olmadığı kadar huzursuz bir dönem geçirdi.

Gerek 1948'den bu yana gerekse bugün Gazze'de yaşanan olaylar Yahudilerin bereketli toprakları elde etme amaçları doğrultusunda neler yapabileceklerini gösterdi. Ancak bereketli topraklara layık olamamaları dolayısıyla ceza olarak buralardan uzaklaştırıldıkları hem Kur'ân hem de Tevrat'ta açıkça vurgulanıyor. Üstelik sadece Yahudilere vaat edilmeyen toprakların artık Allah'ın salih kullarına bağışlandığı belirtilen yukarıdaki ayeti son olarak tekrar hatırlamak yerinde olacaktır.

kaynak:Sonpeygamber.info

February 04

İHH

February 03

BUNLARI BİLİYORMUSUNUZ ?

 

                                                                                 RABBİM NE BÜYÜKSÜN
 
 
 
 
İsrail’in 22 gün boyunca üzerine bomba yağdırdığı ve çoğunluğu çocuk 1500 kişiyi katlettiği Gazze’de bu süre zarfında 3500 doğum gerçekleştiğini ve bu doğumların bir bölümünün ikiz ve üçüz olarak gerçekleştiğini biliyor muydunuz?

RÖPRTAJ; HAMAS Siyasi Büro Yöneticisi Ziyad Ebu Zeyd Vakit'ten M.Mustafa Uzun'a konuştu:
 
- Neler oldu mesela?
- Yüreklerimizdeki imanı kuvvetlendirecek olaylar yaşadık. Mesela, 22, 23, 15, 10 ve 5 yaşlarında 5 evladını da birden kaybeden anneye HAMAS yetkilileri sabır temennisi için gittiler. O acılı anne onlara aynen şunu söyledi; “Rabbime şükürler olsun ki Siyonistlerin gönderdikleri füzelerden daha güçlüsünü sabır füzeleri olarak Rabbim gönderdi. Siz direnişe devam edin, biz hamd ediyoruz.

 Çocuklar?
- Çocuklarımız biz büyüklerden daha büyük aşka sahipler. Ve zaten Siyonistleri de onlar korkutuyor. Taş atan ellerinden korkuyorlar, imanlarından korkuyorlar, cesaretlerinden korkuyorlar. Bakın, vahşetin devam ettiği 22 gün boyunca takriben 1500 civarında şehit verdik ama bu süre içerisinde 3500'ü aşkın çocuğumuz da doğdu. Kadınlarımızın birçoğu ikiz ve hatta üçüz doğum yaptı. Bu Allah'ın bir lütfuydu. Bu, direniş umudumuzu yükseltti. Bize güç verdi, bize moral verdi.

January 20

ÜNLÜ TARİHÇİ ÜSTAD KADİR MISIROĞLU'NDAN SEÇMELER

Türkiye ve İslâm Âlemi’nin Geleceği 

 

Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya’nın geleceğine te’siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Burada “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm’in geleceği” ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplara mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünyanın globalleşmesi, siyonizme hep fayda sağlayacak değil ya!..

Diğer taraftan İsrail’in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanların da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail’in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi’nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

a- “Hıttîn Korkusu” Perspektifinden

b- Kader Perspektifinden

A- “Hıttîn” Korkusu Ve Bunun Âmil Olduğu Plân

Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099′da Kudüs’ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya’ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi’nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müdhiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187′de Kudüs’e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291′de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus ‘un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman’ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti’nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon ‘un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı’na bağlı Enformasyon Dairesi’nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980′lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail’in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu’daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arzetmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak’ta bir ırak milleti, ne Suriye’de bir suriye milleti, ne Ürdün’de veya Mısır’da… bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail’in Ortadoğu’da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail’in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975′ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan Mârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. Henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.

Bahsi geçen raporda komşu Suriye’nin de alevî-sünnî, kürt vesâir sûretle en az üçe bölünmesi plânlanmıştır. Bu kader aynen Irak için de mevzubahistir. O da kürt-sünnî ve alevî olarak parçalanacaktır.

Adı geçen rapor Mısır’ın nasıl bölüneceğini anlatırken daha önce diğer arap memleketlerinde vâkî olan bölünmenin bir domino tesiri icrâ edeceği ve bunun aynen Mısır’da, Sudan’da, Libya’da, hatta Libya’nın güneyindeki Çad’da nasıl vâkî olabileceği uzun uzun anlatılmıştır.

İsrail Devleti’nin bekası hesabına plânlanan bu parçalanmanın asıl ve ehemmiyetli mihrak noktası ve hedefi Türkiye’dir. Türkiye de kürtlerle bölünecek bu sûretle Türkiye’nin “arz-ı mev’ud” a dahil olan parçası bilâhare ve daha kolaylıkla yahudinin eline geçebilecektir. İsrail’in Kuzey Irak’taki kürt oluşumuna desteğinina asıl sâiki budur. Fakat İsrail kendisiyle hem-hudud olmayan Yemen, Sudan ve Çad gibi diğer arap memeleketlerinde dahî bölünmenin hangi usûl ve esaslara dayanarak gerçekleştirilebileceğini dakîk bir sûrette planlamış ve zikri geçen rapor üzerinde imal-i fikr eden ve onu geliştiren çeşitli raporlar ve eserler ortaya konulmuştur. (1)

Bugün ortalıkta dolaşan “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında yahudinin bu emelini setretmek için ortaya atılmış ve mürevvici Amerika olarak gösterilmiştir. Hiç şüphesiz bu projede Amerika’nın da takip ettiği emeller mevcuddur. Fakat temel sâik İsrail’in bekası endişesidir ki, bu durum ileride anlatılmıştır.

Bütün bu anlatılanlar gerçekleşecek midir?!.. Bize göre hayır!.. Bunlar yahudinin kursağında kalmaya mahkûm birer hamhayaldir. Zira Kur’ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru’l-mâkirin” , yani “İnsanlar plân yapar, Allah’ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah’ın plânı galip gelir.” Lâkin Allah’ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. Bununla beraber imkânsız da değildir. Bugün Âlem-i İslâm kaç asırdır terâküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkâkına kefâret teşkil etmek üzere bedel ödemektedir. Türkiye’deki başörtüsü zulmünden Filistin’de yarım asırdır devam eden mezâlime ve hatta bugün Irak’taki zulümlere kadar bütün olup bitenler İslam Âlemi çapında müslümanların istihkâkını tebdîle medar olacak bir kefâretten ibârettir. Bu kefâret üzerimizdeki celâlî tecellîyi cemâle inkılab ettirinceye kadar devam edeceğe benzer. Bu da uzak değildir. Zira herhangi bir müslümana sırf imanından ve bundaki ısrarında dolayı vâkî zulüm yalnız onun şahsî günahlarına değil; tekmil İslâm Âlemi’nin günahlarına kefâret teşkil eder. Zulüm ne kadar çoğalırsa müslümanların tecellî-yi ilâhîde kahırdan lutfa muhatab olmaları o kadar yakınlaşmış demektir.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

          Bu arada mü’minler, günahlarının kefâretini teşkil edecek eziyet çektikten sonra -murâd-ı ilâhî iktizası olarak- sebepler zuhûr edecek ve ameliyat öncesi gardroba kapatılmış güveyilik elbisenin taburculuk gününde çıkartılıp giyilmesi nev’inden bir tecellîye şâhit olacaktır ki, bugünler o günlerin arefesi mesâbesindedir.

Kıssamızın üçüncü kısmı da aynen Türkiye gerçeklerinin bir fotoğrafı gibidir. Kıssadaki ölmüş iyi insan, Osmanlı ve bizim cedlerimizdir. Bizler de onun geride kalmış yetimleri gibiyiz. Henüz malımıza sahip olacak dirâyet noktasına kadar gelişmemizi tamamlamamış bulunduğumuzdan Allâhu Azimüşşân ülkemiz üzerinde “Settâr” sıfât-ı ilâhiyyesi ile tecelli etmektedir. Bu hulâsatan şu demektir:

Türkiyemiz, aslında çok zengindir. Fakat bu zenginlik, kıssamızdaki duvar altına saklı hazine gibidir. Bunu saklayan duvarı isimlendirmek gerekirse, ona “güvensizlik” diyebiliriz.

Türkiye, 70-80 milyon nüfusuyla Amerika ‘nın takrîben üçte biri kadardır. Amerika’yı üç parçaya ayırarak, Türkiye’yle eşitlesek; o parçaların her birinde halkın elindeki dolar, Türkiye’deki kadar yoktur. Üstelik dolar, Amerika’nın millî parasıdır. Mark vesâir paralar için de durum aynıdır. Şu farkla ki, o ülkelerdeki dolar vs. paralar iktisâdî hayata dâhil ve müessir olduğu halde, Türkiye’dekiler yastık altındadır. Bunun sebebi, Türk halkının kendisini idâre edenlere karşı duyduğu güvensizliktir. Bir Almanın cebinde bir tek dolar bile olmaz. Niye olsun ki!.. Çünkü kendi parasına güveni vardır. Doları Amerika’ya seyahat edecekse gider bankadan alır. Bunun manası Almanya ‘ya giren her doları devlet satın alır. Halk buna itibar etmez. Devletin satın aldığı dolarsa, markın (şimdi euro’nun) değerini takviye eden bir faktördür.

Altın için de durum aynıdır. Bir Alman’ın olsa olsa altın bir evlilik yüzüğü vardır. Alman kadınları, bizim gelinlerimiz gibi boğazlarına liraları dizseler, kollarını bileziklerle donatsalar; kocaları onları bir psikiyatrist doktora götürür. Bunun manası da, ülkeye giren her gram altının devlet tarafından satın alınması ve Alman parasının takviyesine medâr olmasıdır.

Buna ilâveten Türkiye’nin “stratejik madenleri” ni de zikretmek lazımdır. Ülkemizde bilfarz petrol beş bin metre derindeyse, biz onu -düşman telkin ve te’siriyle- üç bin metrelik sondaj makineleriyle arayıp durarak vakit kaybediyoruz. Bu bir kader plânıdır. Çünkü mü’minlerin toparlanmak için zamana ihtiyacı vardır. Onlar bir defa derlenip toparlanarak ülkeye sahip oldukları gün, halkımızla devletimiz arasındaki güvensizlik duvarı yıkılacak dövizler, altınlar işe yarar bir vasata kavuşacaktır. Aynı şekilde toprakların derûnundaki kıymetli madenler de gün yüzüne çıkacaktır.

İlâhî plânı kavramak istîdâdında olmayanların, bütün bu oluşları, Ali’nin Veli’nin zaaflarıyla izah etmeye çalışmaları bir kör döğüşünden farksızdır. Bize düşen vazife, mâruz bulunduğumuz zulümlere sabır ve tevekkülle katlanarak; bunun kendimizin ve babalarımızın günahlarına kefâret teşkil edeceği güne kadar, -kemmiyet ve keyfiyet itibariyle- hazırlığımızı ikmâl etmektir. Zira o dönüm noktasına hazırlıksız yakalanmak da bir başka vebâli ve çileyi mûcip olabilir.

Bu yazı Kadir Mısıroğlu'nun   “Filistin Dramı’nın Düşündürdükleri"isimli eserinden iktibas edilmiştir.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                                    - BİR ŞİİR YAZSAM -

Bir şiir yazsam diyorum
Filistin gibi
attığım taş olsa
Filistin gibi
yaşamak şakaya da gelmez
çocuk yaşta ölmeye de

ama hayat
FİLİSTİN gibi

düşlerim Filistin
umutlarım kavgamda...
ellerimin düştüğü
parmaklıklar soğuk ve tenha
pencerem melekleri bekleten
zenci Nabo gibi
Filistin
bir sevgilim var
Filistin’e benzetiyorum
öyle dirençli
ve esmer
öyle imkansız
bir şiir yazsam diyorum
Filistin gibi
ATTIĞM TAŞ OLSA
FİLİSTİN gibi

 

                                                                      

 

Filistin...
sen yanarken sanma ben başıboş, avareyim..
ateş sende yanıyorsa ben de sönüyor.

Filistin...
 Filistin... sanma ben hiç birşey yapmıyorum...
bilsen içimde ne feryatlar yükseliyor...

  Filistin...

sen yalnızlığınla baş başa kaldığın demlerde...
benden sana nice riyasız dualar geliyor...

Filistin...
sokaklarında nice gençler öldürülürken,
Selası taa benim yüreğimde okunuyor...

Filistin...
bugün Kudüs oldu her taraf bana...
bu halin inan ki bana dokunuyor...

 

 

 

DİNLE

Zafer İşareti sapan çatalı
Dinle,Ey..Doğulu..! .Dinle,Ey ..Batılı..!
Yıllar,aylar değil günler sayılı
Sacını,başını Moşşe yolacak,
Filistin bağımsız devlet olacak..

Beşerin alnında fani yazılı
Gazze’de Mezar;doğmadan kazılı.
Moşşe hep silahlı,Moşşe azılı.
Moşşe’de çaresiz,yalnız kalacak.
Filistin bağımsız devlet olacak.

Gündüzdür geceler bombardımanla
Gecedir gündüzler tozla,dumanla.
Yerden sonra,gökte boyandı kanla.
Gökle,yer;rengiyle tekrar dolacak
Filistin bağımsız devlet olacak.

Füzelere karşı sapan taşları.
Koparda eğilmez,diktir başları.
Doldurmaz,çoğunun çocuk yaşları
Devamlı bu güçten Moşşe yılacak
Filistin Bağımsız Devlet Olacak....
 

 

January 19

FİLİSTİN TARİHİ-MESCİDİ AKSA

 MESCİDİ  AKSA

 

 KUBBETUSSAHRA

 

 

Filistin Tarihi

Birinci Dünya savaşında Siyonist Hareket PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 24 Ocak 2007
I. Dünya Savaşı Sırasında Siyonist Hareket ve Filistin
Ortadoğu’ya güçlü bir şekilde yerleşmek için bekleyen İngiltere ve Fransa için I. Dünya Savaşı bulunmaz bir fırsat olarak görüldü. Savaşta Osmanlı-Alman İttifakı’nın karşısında yer alan bu güçler, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarında yaşayan Arap halkı Osmanlı’ya karşı harekete geçirmeyi başardılar. Şerif Hüseyin ve Mc Mahon arasında uzun yazışmalar sonrasında yapılan anlaşmaya göre Arapların itilaf devletlerine sağlayacağı destek karşılığında İngiltere Filistin’i de içeren Arap topraklarına bağımsızlık sözü verdi.

Bu yazıyı tavsiye edin

 
Balfour Deklarosyonu PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 24 Ocak 2007
Balfour Deklarasyonu
İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour daha sonra „Balfour Deklarasyonu“ olarak adlandırılacak olan mektubu 2 Kasım 1917’de Siyonist lider Lord Rothschild’e gönderdi. Balfour, İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için tüm imkanlarını kullanacağını bildiriyordu:
1- Filistin’de ulusal vatanın temini konusunda İngiliz desteği,
2- Bu amacın gerçekleşmesi için İngilizlerle işbirliği,

Bu yazıyı tavsiye edin

 
Manda yönetimi PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 24 Ocak 2007
Manda Yönetimi
1917’de fiilen başlamış olan İngiliz yönetimi 25 Nisan 1920’de yapılan San Remo Konferansı’nda Filistin üzerinde İngiliz Mandası’nın kabul edilmesiyle garanti altına alınmış oldu. İki yıl sonra da Filistin tamamen İngiliz yönetimine bırakıldı ve Siyonist olduğu açıklanan Sir Herbert Samuel Filistin’e ilk İngiliz Yüksek Komiseri olarak gönderildi.
I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından Balfour Deklarasyonu’ndan cesaret alan çok sayıda Yahudi Avrupa’dan Filistin’e göç etti. 1920 Eylül'ünde 16.500 kişilik bir Yahudi grubunun Filistin'e göç etmesi kararı alındı. Bu da Filistinler arasında Yahudi karşıtı söylemi güçlendirdi.

Bu yazıyı tavsiye edin

 
1936-1939 Olayları PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 24 Ocak 2007
1936-1939 Olayları
1936'da bir araya gelen Arap liderleri Yahudilere karşı mücadelede önderlik edecek Arap Yüksek Komitesi'ni kurdular ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya dönüştürdüler. Bunun üzerine Filistin'e gelen bir komisyon, Yahudilerle Arapların aynı devlet içinde yer almasının mümkün olamayacağını, Filistin'in bölüştürülmesi gerektiğini öneren Peel Raporu’nu yayınladı. Bu rapor Filistinlilerin bağımsızlıklarını gölgeleyecek şekilde topraklarını ikiye böldüğü için Arapların ayaklanmasının daha da şiddetlenmesine neden oldu.

Bu yazıyı tavsiye edin

 
İkinci Dünya Savaşı ve Filistinin kuruluşu PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 24 Ocak 2007
II. Dünya Savaşı ve İsrail’in Kuruluşu
II. Dünya Savaşı’nın nedenlerini ve olayların başlangıcını, I. Dünya Savaşı’nın çözümlenmeden bıraktığı veya getirdiği yeni sorunlar oluşturmaktaydı. Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırması üzerine İngiltere ve Fransa da 3 Eylül 1939’da Almanya’ya savaş açtı. Böylece tarihin tanık olduğu en büyük savaş olan II. Dünya Savaşı başladı. Savaşın başlamasıyla Siyonistler ve İngilizler anlaşmazlığa düştüler. Savaş sırasında Filistin’e Yahudi göçünü hızlandırmayı amaçlayan Siyonistler, Arapları Almanların yanına itmek istemeyen İngiltere’nin muhalefetiyle karşılaştılar.

Bu yazıyı tavsiye edin

 

 

 

 

 
Photo 1 of 24